UZUN MARATON #3 "VEDA MEKTUPLARI BÖLÜM 3 || GEÇMİŞ KARELER"
SATIR ARASI SERÜVEN ÖNCESİ;
Satır Arası Serüvenlerden herkese iyi günler sevgili okurlar. Bu hafta Uzun Maratonun üçüncü bölümüyle karşınızdayım. Veda Mektuplarının üçüncü bölümü olan "Geçmiş Kareler" adlı bölümde Engin Bulut'un park gezisinde yaşadıkları sonucu iç dünyasındaki karmaşasına şahitlik edeceğiz. Okuma sonrası geri dönüşlerinizi bekliyor, henüz okumadıysanız öncelikle Veda Mektuplarının önceki bölümlerini okumanızı öneririm. Ayrıca yeni serüvenlerin bollaşacağı bu blog da kendinize bir satır çekmeyi unutmayın. İyi okumalar.
Bilgilendirici yazı; Bu sayfa genel olarak sinema, edebiyat, sanat ve daha aklıma gelmeyen birçok paylaşıma ev sahipliği yapan, satır arasında hayatın aktığı bir paylaşım noktası olacaktır. Kıymetli okurlarımdan geri dönüş almayı ve düşüncelerini benimle paylaşmasını rica ediyorum. İyi okumalar.
GEÇMİŞ KARELER
Hazırlıklarımın bitmesiyle beraber evden ayrılmıştım. Evime birkaç kilometre uzaklıkta olan bir parka doğru ilerlemeye koyuldum. Hava öyle güzel esiyordu ki, telefonda dinlediğim müzikle başka bir boyuta ışınlanmış gibiydim. Sanki huzurlu bir ruha sahip oluyordum. Müzik notaları birer birer dökülürken ellerime.
En sonunda
bu kısa ama verimli yürüyüşün ardından parka vardım. İnsanlar parkta oturmuş
sohbet ediyordu. Kimisi sevdiği insanla, kimisi çok yakın bir dostuyla, kimisi
ben de olmayan birçok şeyle gülüşüyordu. Eh artık ben de olmayan şeyleri
gördüğümde üzülmüyorum. Bu sebeple içimde bir kin de yok topluma karşı. Ya da
insana beslediğim bir öfke kırıntısı da yok. Artık alıştım. Yolumdaki
dikenlerden sıyrılmak için ilk adımım buydu. Bu adım yıllar öncesinin adımıydı.
Yani geçmiş bir adım. Ancak bir o kadar da haklı olan bir adımdı bu.
Park
içerisinde dolaşırken, hava iyice kararmış, gökyüzü aidiyetle bağlı olduğu
siyaha bırakmıştı kendini. Yıldızlar dinlediğim şarkılara eşlik edercesine
takip ediyordu beni. Patika benzeri bir yolda, aklımda deli sevdalar
biriktirmiş, zihnimin o derin hülya cennetine girmiştim. Bir süre daha bu
şekilde devam etti seyahatim. Ancak öyle bir an oldu ki, görmek istemezdim. Ve
bu sefer duymayı dahi beklemezdim bu anı.
Park
içerisinde ilerlerken onu gördüm. Fakat tek başına değildi. Yanında toplumun
normlarına uyan birisi vardı. En azından dışı uyuyordu. İçi kim bilir ne şeytan
yuvasıydı. Ne karamsarlık abidesi bir gençti, orada oturan kişi.
Gördüklerim
karşısında içimde bir çalkantı olduğunu hissettim. Yine ters giden bir şeyler
vardı. Hatta birçok şey… Ancak kontrolümü sağladım. Ardından hızla oradan
uzaklaştım. Her ne kadar kontrol altında tutsam da yitmeye mecbur olan
duygularımı, onları uzun süre kontrol edecek güçte değildim. Aklım, duygularım
kadar yüce değildi. Hem ben de akıl olsa düşer miydim psikoloğun kapısına. Hiç
sever miydim yüreğime zalim olacak bu kızı. Ben hiç yaşarken ölmeyi ister
miydim? Hiç sanmıyorum. Hiçbir şekilde bunu istemezdim. Çünkü ben bu yaşam
denilen geçici olguyu seviyordum. Ölmek Tanrının bir mucizesi olmasa,
inanıyorum ki ölüme bile meydan okur, ölümsüzlüğe niyet ederdim. Eh elbet ki bu
dediğimi asla yapamayacağım. İşin iyi tarafı henüz ölüme yaklaşmak gibi bir
düşüncem yok. Fakat, görüyorum ki hep ağzımda var olan bir kelime olmaya
başladı bu ölüm…
Parktan
ayrılmamın üzerinden on beş dakika geçmiş, çoktan eve varmıştım. Eve vardıktan
sonra gördüklerimin şokunu atlatmak için hızla banyoya girdim. Kısa sürede
banyodaki işimi bitirdikten sonra hazırlıklarımı yapıp, ses kayıt cihazının
yanına oturdum. Bugün ki arka fona güzel bir aşk müziği eklemeyi düşündüm.
Ardından elimdeki aşk parçalarına baktım. İçlerinden bir tanesi gözüme çarptı.
Evet, işte tam olarak aradığım müzik buydu. Hasret…
“Merhaba
sevgilim, merhaba yüreğimin zalimi, kanseri, bitmek bilmeyen talihsizliği.
Bugün nasılsın? Yanındaki, yörendeki mutlu ediyor mu bari seni. Mesela şu
kafedeki zıpır oğlan. Toplumun antik normlarıyla bire bir örtüşen, zengin,
yakışıklı oğlandan bahsediyorum. Eminim gönlünü hoş tutuyordur. Seviyor mu
seni? Senin onu sevdiğin gibi. Ya da bakıyor mu senin ona baktığın kadar güzel.
Heh! Söylesene gerçekten ne yapıyor? Mutlu edebiliyor mu o narin gönlünü?
Mesela
hatırlıyorum da ben seni hep mutlu ediyordum. Geçmişte çok kez Tanrının dünyaya
mucizesi olan tebessümlerini gördüm. Görmekle kalmadım, onları zihnimde
ölümsüzleştirdim. Sen hatırlamazsın belki o günü, ama bunu o okul eğlencesinde
yaptım. Hani şu beyaz elbise giydiğin gün var ya, bir kuğu kadar asil olduğun
gün. Heh! İşte o günden bahsediyorum. Tabi ki daha birçok kez gördüm
gülümsemeni, ama o gün çok başkaydı. O gün sadece sen ve ben vardık. Bir
başkası yoktu. Bir insan, yüreğini meşgul eden bir aşk, yüreğimde hatırı sayılı
bir hüzün yoktu. O gün, sadece bizdik var olan ve daim sevinç duyan.
Etraftaki
insanlar yoktu. Gözüm gözlerine dikkat kesilmiş, yüreğim yanında nefessiz
kalmış, ritmi bozulmuş vaziyetteydim. İşin kötü tarafı o günden sonra bir daha
asla yakın olamadık. Bir şansımız vardı değerlendiremedik. Beceremedik…
Model’in bir
parçası var ya hani, ‘Biz hiç beceremedik, sevmeyi de terk etmeyi de’. İşte tam
olarak bizi tarif ediyor bu cümle. Biz olamadık. Vardıysa fırsat kullanamadık.
Sonra ne oldu? Sonra gittin sen. Bir başkası hükmetti yüreğine. Bir şans daha
heba oldu. Gencecik bir ümit daha yolundan saptı. Biz yine kavuşamadık.
Kavuşmak herkese nasip oldu da bir bize küskün kaldı. Bir bizi affetmedi.
Şimdi merak
edeceksin. Acaba kimden bahsediyor diye. Adını anmayacağım. Hatırlayıp üzülme
sevdiğim. Aslında bu kişiyi bende pek hatırlamak istemiyorum. Çünkü seni çok
kırdı, beni en gaddar hüzünlerle baş başa bıraktı. Sonra o da gitti. Hem de
hiçbir şey olmamış gibi. Sanki hiç yaşanmamış gibi…
Her neyse
bunu anlatmak pek istemiyordum burada. Ama bugün gördüklerimden sonra içimde
ağır bir yük olacak. Biraz da kendim için anlatmalıyım. Öncelikle beni
affetmeni istiyorum. Çünkü eminim ki, anlattıklarımdan sonra o kişiyi
hatırlayacaksın. Hatırlamakla kalmayıp üzüleceksin. Belki pişmanlık dahi
duyacaksın. Bunun için çok üzgünüm. Beni affet.”
***
“Günlerden
Salıydı. Okulumuzdaki edebiyat topluluğu bir dinleti yapmaya karar vermiş ve
ayarlanan gün gelmişti. O sene ben seyirci olmayı düşünürken, sen direkt olarak
atılmıştın. Seninle birlikte o kişi de atıldı. Zaman geçti dinleti günü geldi.
O gün arkadaşlarım ile birlikte yerimizi aldık. Seni bekliyordum. Seni bir kez
olsun sahnede edebiyatla ilgilenirken görmek istiyordum. Hatta sevinç
duyacaktım bundan. Ama nereden bileyim ki, sevinç duymayı beklediğim an,
gönlümdeki en gaddar hüznün anası olacak. Ben nasıl bilebilirdim ki bunu? Kimse
bilemezdi bence. Biraz spontane bir doğum oldu. Açıkçası baya bir zaman geçti o
günün üstünden. Hatta o gün doğan hüzün reşit dahi oldu. Özgürce dolaşmaya
başladı kanımda. Kim durdurabilir ki şimdi onu…
İşin komik
tarafını bir yana bırakırsak, az önce de dediğim gibi seni bekliyordum. Herkes
sahneye çıkıyor, görevini yapıp sahneden iniyordu. Ancak birisi çıktı sahneye.
O çocuk çıktı. Elinde gitarı, karşısında mikrofonu, Ela Gözlüm adlı parçayı
seslendiriyordu. Bu parçanın o an için yarattığı etki hiçbir şeydi. Ta ki seni
görene dek. Seni normal bir şekilde görseydim, emin ol heyecana kapılırdım.
Fakat, o çocuğa aşkla baktığını görünce yıkıldım. O yüzden Ela gözlüm adlı
şarkıyı sevmem mesela ben. Ben o günü de sevmem. Çünkü o yıkıntının molozlarını
zor topladım. İçimde öyle bir deprem olmuş ki o gün, ben bunu çok sonra
anladım. O yıkıntılar ağır gelmeye başladığında anladım. Hatta üzerinden zaman
dahi geçti, ama ben hala o günün sızısını unutamıyorum. Emin ol en gaddar hüzün
o saatlerde geldi dünyaya. Ve bil ki o gün anladım seni kaybettiğimi…”
Anlattıklarımdan
sonra daha fazla konuşamayacaktım. Bunu anladığım an sustum ve ses kaydını
kapattım. Ardından kaseti çıkardım ve başlığını attım. Artık kaset
koleksiyonumda “Geçmiş Kareler” adında bir hüzün yatıyordu.

Yorumlar
Yorum Gönder