BİR ZAMANLAR... #2 "İNANANLARIN YOLU"

SATIR ARASI SERÜVEN ÖNCESİ;

Satır Arası Serüvenlerden herkese iyi günler sevgili okurlar. Bir Zamanlar başlığı altında bu hafta İnananların Yolu adı altında tribünden ilk defa bir şampiyonlar ligi maçını izleyen, tribün ile ilk defa tanışmış olan genç bir insanın hikayesi anlatılıyor. Okuma sonrası geri dönüşlerinizi bekliyor, henüz okumadıysanız da geçen hafta yayınlanmış olan Bir Zamanlar #1 "Yeni Vedalardan En Eski Başlangıçlara" adlı yazıyı okumanızı öneririm. İyi okumalar.

Bilgilendirici yazı; Bu sayfa genel olarak sinema, edebiyat, sanat ve daha aklıma gelmeyen birçok paylaşıma ev sahipliği yapan, satır arasında hayatın aktığı bir paylaşım noktası olacaktır. Kıymetli okurlarımdan geri dönüş almayı ve düşüncelerini benimle paylaşmasını rica ediyorum. İyi okumalar.

İNANANLARIN YOLU

Stadyum yine tıklım tıklımdı. Herkes bir yandan tribünde takımını destekliyor, bir yandan rakip tribüne küfürler sallıyordu. Bulunduğum tribün de ultraslan vardı. O kadar gür çıkıyordu ki sesleri diğer tribünde bulunan yabancıların sesleri dahi duyulmuyordu. Eh koskoca tarihi olan bir kulübün taraftarı olmak kolay iş değildi. Hele ki takımları şampiyonlar liginde ön eleme maçındaysa, bu tribündeki insanlar bir dakika olsun susamazlardı. Takımlarını desteklemek mecburiyetindeydiler. Gerçi gönülden gelen bir istekle bunu layıkıyla da yapıyorlardı zaten… Bir süre onları dinledikten sonra, bir sonraki bestelerine ben de katıldım. Sen ne istersen iste bizden diye başlayan beste daha da yükselerek devam etti. Onlara katıldığım an da içimde garip bir his oluştu. Maç çekişmeliydi ve bu maç saha da devam ederken, fark ettim ki tribünde de bir çekişme vardı. Burada da gizli bir rekabet dönüyordu. İnsanlar, yani besteyi okuyanlar bunun farkındaydı. Ancak ben ilk kez bu kadar yakından şahit oluyordum bu garip rekabete. Burada geçen rekabetin adı neydi peki? Mesela sahada oynayanlar kazanmak için oynuyordu. Takımını destekleyenlerse takımları yenilse dahi onlara destek çıkıyordu. Belli ki buradaki birinci amaç kazanmak değildi. Başka bir arzuları vardı. Belki de daha önce kimsenin hissedemediği garip bir hissiyata sahipti buradaki gizli cengaverler. Acaba onları bu kadar takımına bağlı yapan şey neydi?

Bu sorunun cevabını bulmak için düşünürken taraftar grubu bir an da sustu. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, yeni bir beste söylemeye başladılar. Beste çocukluk aşkımsın, sen ilk göz ağrımsın diye devam ediyordu. O dakika çok şaşırmıştım. Gerçekten de aşk olabilir miydi? Belki de kimsenin hissedemediği garip bir hissiyattı takımlarına besledikleri. Aşk? Bu sadece bir insana duyulabilir sanıyordum. Sanırım ilk verdiğim tepkinin şaşkınlık olması bundandı.

Taraftar grubu besteyi her dakika daha gür bir sesle söylemeye devam ederken, maç da aniden gelişen bir atağın gol ile sonuçlanmasıyla taraftar grubu birkaç saniye sustu. Golü yiyen taraf bizdik. Ultraslan golün etkisiyle susmuştu. Bu sefer diğerleri başladı gürlemeye. Rakip taraftar daha önce duymadığım, Yunanca bir beste söylüyordu. Maç henüz bitmemişti ancak rakip taraftar, takımlarının bu maçı böyle götüreceğine emin gibiydi. Bu seslerinden ve bize gösterdikleri tavırlardan belli oluyordu.

Rakip taraftarların bir süre daha hakaretvari tavırları sonrası, Ultraslan yine bir besteyle söylenmeye başladı. Takımlarını gaza getireceklerine inanan ve bir saniye olsun maçtan umutlarını koparmayan bu taraftar ruhu gittikçe beni etkisi altına alıyordu. Öyle ki bu sefer ki besteye ilk sefer de bende katıldım. Besteyi söylediğimiz süreç boyunca kendimi kanımın son damlasına kadar burada savaşabilecek cesur bir asker gibi hissediyordum. Aslında öyleydik de. Taraftarlar futbola renk katan unsurlardan biriydi ve her biri futbolun bir eriydi. Futbolun en görkemli askerleri taraftarlardı. Bunu futbolu seven, bilen herkes görebilirdi. Çünkü taraftarsız bir maçın, sokakta oynanan bir mahalle maçından farkı yoktu. Her ne kadar televizyondan milyonlar bu maçı izlese de tribündeki atmosfer gerçekten de çok farklıydı.

Maçın ilerleyen dakikalarında gol olmamıştı. İlk yarı bittiğinde Ultraslan hala bestelerine devam ediyor. Ben de onlarla birlikte takıma motivasyon vermeye çalışıyordum. İkinci yarı başladığında ise her iki taraftar tribünü de sessizleşmişti. Bunun sebebini ilk olarak anlamamış, dikkatimi maça vermiştim. Ancak geçen süre zarfında bunun sebebini anlamıştım. Taraftar, takımının oynadığı futboldan memnun değildi. Bunu da sessiz kalarak dile getiriyordu. Bu en iyi göndermelerden biriydi. Sessiz kalmak her zaman karşı tarafın dikkatini çekerdi. Öyle de oldu. Takım bu sessizlikten etkilenmiş, tekrardan maça dönmüştü. Canlanmış bir takımın ardından rakip tribünlerin sesini kesecek gür bir ses fırlamıştı bulunduğum tribünden. Ardından karşı tribünde gürlemeye başlamıştı. Böyle mücadeleci geçen dakikaların ardından maçı izleyen taraftarların hepsi verdiği paradan memnun gözüküyordu. Ama verdikleri paraya rağmen skor hala arzuladıkları gibi değildi. Bir şeyler verilen onca desteğe rağmen ters gidiyordu. Hatta öyle ki rakip tribün maçı kazandıklarını düşünüyor, iyice sessizleşmeye başlıyordu. Sanki daha fazla bağırmak yerine sessiz durmak takımlarına büyük bir özgüven aşılayacakmışçasına, rakip taraftar susmuştu.

Rakiplerin oturan kadrosu, ultraslan’ın ise çaresizliği maçı televizyondan izleyen herkese net bir şekilde gözüküyordu. Sanırım maçı kaybedecektik. En önemlisi ise seyir zevki yüksek bir maç izlemelerine ve ödedikleri paraların karşılığını aldığını düşünen bir taraftara rağmen, maçı kaybedecektik…

Maçın neredeyse son dakikalarına girmiştik. Ultraslan hala gür bir sesle bestelerine devam etse de, bir süre sonra Fatih Terim’e rağmen sessizleşmişti. Birkaç dakika içinde bir skor elde edemezlerse, Galatasaray maçı kaybedecekti ve Şampiyonlar ligine giden yolda hüsran ile tanışacaktı. Bir şeyler olacaksa şimdi olmalıydı. Ancak hala değişen bir şey yoktu. Kısa birkaç dakikanın ardından Galatasaray’ın bu çabası boşa gidecekti. Ancak bir şeyler oldu. Fatih Hoca yedek kulübesinde duran Kerem adında bir genci yanına çağırdı. Ardından bir oyuncu değişikliği yaparak Kerem’i oyuna aldı. Taraftar bu değişikliğin ardından bir şeylerin olacağını hissedercesine Kerem’e tezahürat yapmaya başladı. Maçın son düzlüğüne girerken yapılan bu değişiklik ve koca bir tribünün Kerem gibi genç bir oyuncuya bel bağlaması, sanırım Galatasaray’ın son umuduydu.

Dakika seksen altıya geliyordu. Kerem sağ kanattan aldığı topla hızla içeriye doğru koşarken, bir oyuncunun ona sert bir hareket yapmasıyla yere yığıldı. Bütün tribün gözlerini hakeme çevirmişti. Hakem vereceği en doğru kararı vermişti. Kerem’e yapılan fauldü ve Kerem’e faul yapılan yer gol olması için çok uygun bir yerdi. İyi frikik kullanabilen birisi oradan güzel bir gol atabilir ve beraberliği getirecek golü atan kişi olabilirdi. Acaba bu frikiği kim kullanacaktı.

Topun başında iki kişi vardı. Birisi Emre Akbaba, diğeri ise tribünün son umudu Keremdi. Kerem ile Emre bir süre konuştuktan sonra Emre topun başından ayrıldı. Belli ki frikiği Kerem kullanacaktı. Son bir umut ve son bir şans tamamen Kerem’in ayaklarındaydı. Taraftar haydi Kerem diye tezahürat yapmaya başlamıştı. Genç oyuncu bu tezahüratların arasında kendini hazırlamış, bir gözü topta, diğer gözü kalede hakemin düdüğünü bekliyordu. Hakem düdüğü çaldı ve Kerem topa doğru koşmaya başladı. Son umut meyvesini vermişti. Kerem öyle bir füze göndermişti ki kaleye, ben dahil bütün tribün gol olmadan önce sevinmeye başlamıştık. O topu kalecinin veya herhangi bir oyuncunun kurtarması neredeyse imkansızdı. Öyle ki çok sert ve doğru noktaya nişanlanmış bir şutu kimse kolay kolay çıkaramazdı. Burada bulunan herkes bunun farkında olduğu için gol sevincini erkene çekmişlerdi.

Gol sevinci olduktan ve topun orta noktadan ayrılmasıyla takım iyice konsantre olmuştu. Son birkaç dakika kalmıştı bitiş düdüğüne ama takım bir gol daha bulmak için mücadele etmeye başlamıştı. Golün kokusunu herkes alıyordu. Öyle ki rakip taraftarın sesi tekrar çıkmış, rakip takımın defansı hata yapmaya başlamıştı. Bu şartlar altında bir golün gelmemesi mucizeydi. Bir gol gelecekti. Fatih hoca dahil herkes buna inanmıştı…

Maçın doksanıncı dakikasına giriş yapmıştık. Hakem uzatma dakikası olarak üç dakika vermiş, tabela da üçü gören taraftar ikinci gol için tezahürat yapmaya başlamıştı. Gelişen bu olumlu durumlar karşısında takım iyice bastırmaya başlamıştı. İki dakika sonra baskı sonuç vermiş takımımız bir kontra atağa çıkmıştı. Ancak gol ile sonuçlanmayan atak sonrası takımımız korner kullanmak için köşeye Arda Turan’ı göndermişti. Arda hakemin düdüğü ile birlikte topu öyle güzel bir noktaya vurmuştu ki, arka direk dibinde bulunan Donk iyi bir sıçrayışla topu ağlarla buluşturmuştu. Son dakika da atılan gol ile birlikte bütün taraftar zafer nidası atmaya, Fatih Hoca taraftarı alkışlamaya başlamıştı. Kısacası çok iyi bir maçın ardından zafer bizlerindi, yani inananların…

9 Temmuz 2021

Yorumlar

Sıradaki Yayın