BİR ZAMANLAR... #1 "YENİ VEDALARDAN EN ESKİ BAŞLANGIÇLARA"
SATIR ARASI SERÜVEN ÖNCESİ;
Satır Arası Serüvenlerden herkese iyi günler sevgili okurlar. Bir Zamanlar başlığı altında her hafta yayınlanması planlanan hikaye serüvenine hoş geldiniz. Bu yayın altında yazmış olduğum hikayeleri sizlerle paylaşacağım. Siz değerli okurların okudukları bölümler sonrası geri dönüş yapması dileğiyle. Önceki yayın olan "İmkansız Aşklar" adlı deneme rüzgarını da okumadıysanız kaçırmayın derim. İyi okumalar.
Bilgilendirici yazı; Bu sayfa genel olarak sinema, edebiyat, sanat ve daha aklıma gelmeyen birçok paylaşıma ev sahipliği yapan, satır arasında hayatın aktığı bir paylaşım noktası olacaktır. Kıymetli okurlarımdan geri dönüş almayı ve düşüncelerini benimle paylaşmasını rica ediyorum. İyi okumalar.
YENİ VEDALARDAN EN ESKİ BAŞLANGIÇLARA
İstanbul’dan ayrılışımın ilk günü bugün. Onlarca yıl
gezip tozduğum ve tanıdık şekillerin sardığı güzelim İstanbul’un, güzelim
sokaklarından ayrıldığım ilk gün. Bugün beklediğimden de sancılı geçiyor. Bir
tren garında oturmuşum, öylece gelip geçenlere bakıyorum. Sırayla gözden
kaybolan insanların ardından, neden İstanbul’dan ayrılmam gerektiğini tekrardan
hatırlıyorum. Aklıma bir an da kalabalık oluşu geliyor. Ancak bu sebep ayrılmak
için yeterli ve ikna edici bir sebep değil. Aslında İstanbul’dan ayrılma sebebim
bir başka. Bu kadar tanıdık bir şehirden ayrılmak aptallık ama bu ayrılığın
olması gerektiğini düşünüyorum. Hem o kadar da uzaklaşmadım ya İstanbul’dan.
İzmir’den İstanbul’a kaç dakika da giderim ki? En fazla kaç dakika sürer bu özlem.
Birkaç saat falan sanırsam…
Tren garında geçen süre zarfında ayrılışıma birden
fazla bahane bulmuştum. Bulduğum hiçbir bahane yeterli olmuyordu. Ama gerçekten
de İstanbul’dan ayrılmak için bir sebebim vardı. Bu sebep benim için çok
mühimdi. Öyle ki sokaklarına aşık olduğum bu şehirden beni ayıran, bir damla
sevdaydı. Bu sevda henüz üniversite başlangıcında karşıma çıkmış, üzerine beni
büyülemiş ve peşine takmıştı. O günü hiç unutamıyorum. Karşımda belirdiği an da
gözlerimi ondan alamamıştım. Sanırım ilk görüşte aşk bu olsa gerek. Öyle ki
gözlerimi onun gözlerine doğru çevirirken, nefes alışım dahi değişiyordu. Bunu
o günden sonra fark etmiştim. Onu ilk gördüğüm zamandan sonra, her karşıma
çıkışı bir başka nefesimi kesiyor, ayriyeten heyecanlanmama sebebiyet
veriyordu. Hatta bazen kelimeleri dahi düzgün kuramıyordum karşısında. Ama en
sonunda üniversite bitti. Sevdam dilimin ucunda kaldı. Şimdi diyeceksiniz ki
hiç mi bir şey belli etmedin. Etmez olur muyum? Ettim tabi. Onun gözlerine
baktığım an, o zaten her şeyin farkına varmıştı. Ama ben içimde beslediğim
duyguları ona dökmek için cesaretimi bir türlü toplayamıyordum. Bu
korkaklığımın bedelini onu kaybederek ödedim. Daha sonra olanlar oldu kalanlar
kaldı. Bir şekilde onunla konuştum. Keşke konuşmasaydım… Onunla konuştuğum an
yıkıldığımı hatırlıyorum bir tek. Başka ne hatırlıyorsun diye soracak
olursanız. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Öylece gözlerine son kez baktım. O arzu
etmediğim kelimeleri ardı sıra dizerken, yine susmayı tercih etmiştim. Elimden
bir şey gelmiyordu ki, konuşsam ne olacaktı? Yine elimde bir avuç yalnızlık ve özlem
kalacaktı. Öyle de oldu zaten. O günden sonra bir daha da karşısına çıkmadım.
Ama o benim hep karşıma çıkıyordu.
İstanbul küçük bir şehir ve çok kalabalık. Bu sebeple
birçok kişi daha önce birbirini hep bir yerde görüyordur. Ben de onu görüyordum
işte. O günden sonra bir daha gidip konuşmadım ama onu hep gördüm. Her
gördüğümde içime biraz daha acı doluyordu. Düşlerimi anlatmıyorum bile. Onlarda
korkunçtu. Öyle ki İstanbul da geçirdiğim onca sene boyunca uyku sorunu çektim.
Bunun sebebi ise yine oydu. Aslında suçsuzdu ama bir etkendi. Kötü rüyalar ve
kabus dolu geçen gecelerin tek sebebi oydu. O ve gözleri… Her neyse işte
üniversite bittiğinde hep karşıma çıkıyor demiştim. İzmir’e gelişimin en büyük
sebebi bu işte. Onu bir daha görmek istemiyordum. İstiyordum ama onu görürsem
biliyordum ki canım yanacak. Ben sanırım canımın yanmasını istemiyordum. Bu
sebeple İzmir’deydim.
İzmir yeni bir başlangıçtı benim için. Yeni insanlar
tanıyacak, belki de onlar hakkında da yanılacaktım. Ama sonuçta onun verdiği
acıyı bir daha kimse bana veremeyecekti. Çünkü o acıyı tanıyordum. Artık
vücudum, ruhum ve gözyaşlarım onun verdiği acıya karşı bağışıklık kazanmıştı.
Yani aşılarım tamdı. Artık kimsecikler canımı yakamazdı. Hem İzmir de iyi bir
şehir. Geldiğim için hiç ama hiç pişman değilim. Tek pişmanlığım eğer hala
yüreğimin görmediğim kıyılarında ona dair bir his varsa, bunu dışarıya yansıtamayacak
olmamdı. O artık çok uzaktaydı. Gerçi yakında olduğu zamanları da biliyorum. O
zamanlar da yakın olduğu söylenemezdi.
Tren garında oturmaya devam ederken aklıma kalacak bir
yerimin olmadığı geldi. Sanırım burada oturup geçmişi yad etmek yerine gidip
bir ev baksam iyi olacaktı. En azından yabancı olduğum bu şehir de kapıda
kalmazdım. En iyisi hızlı hareket etmekti…
İzmir de geçirdiğim ilk günde güzel bir ev bulmuş ve
oraya yerleşmiştim. Ev gerçekten de çok güzeldi. Deniz manzarası vardı ve
üstelik kirası da uygundu. Yaşlı amcaya durumumu anlatmış ve bu evi bana uygun
fiyata kiralamasına sebep olmuştum. Gerçekten de bulunduğum durum şu an için
çok iyiydi. Tek ihtiyacım birazcık uykuydu. Hemen gidip kafamı yastığa koysam
uyuyacaktım. Ama öyle olmadı. O sırada kapı çaldı. Kapıya gidip baktığımda
şaşkınlıktan dilimi yutmuştum. Onun burada ne işi vardı ki? Şu an İstanbul’da
bulunan evinde, arkadaşlarıyla çay içmesi gereken kadının burada, daha önce
gelmediği bu şehir de üstelik bu apartman da ne işi olabilirdi ki?
Kapının bir ucunda o, bir ucunda ben, öylece
bakakalmıştık birbirimize. Bakışlarından anlaşıldığı üzere ben onu
beklemiyordum, o da beni beklemiyordu. Gözlerindeki o keskin bakışlardan
anlıyordum bunu. Acaba sorsa mıydım burada ne aradığını? Üniversiteden sonra
pek görüşmemiştik ama yine de bir sohbetimiz vardı. Hayır… Bu sefer iletişimi
kurmak zorunda değildim. Artık değiştik ve ben bu değişimi sonuna kadar
kabullendim. Bu yüzden İzmir’e gelmiştim. İnsanlar çevrelerini değiştirmeden
değişemezlerdi. Bunu bir yer de okumuştum sanki… Her neyse artık gurur denilen
bir illet vardı yüreğime hakim. O sebeple ilk adımı ben atmayacaktım. En
azından şu an için ilk adımı atmak istemiyordum. Beklemek ve biraz oyun dışında
kalmak her zaman iyiydi. Ama kapıda kalmıştı. Şaşkınlığından dolayı hala
konuşma cesareti bulamıyordu. Burada böyle birbirimize mi bakacaktık. Bence
içeri davet etsem iyi olacaktı. Öyle yaparsam hem sohbet etme fırsatı da
yakalardık… Bir dakika… Böyle olursa yine ilk adımı ben atacaktım. Bunu şu an yapamazdım.
Onu sevdiğimi çok kez söyledim. Hatta dünya üzerinde onu kimse böyle sevemez
diyerek ortaya iddialı sözler sarf ettim. Ancak o yine de sıradan yüreklerin
kapısını çalmıştı. Bütün bunlar olurken ben de birçok cinayete kurban giden
duygularımı gömüyordum… Hayır asla konuşmak için bir sebebim yoktu. Hem kapıma
o gelmişti. Neden konuşayım ki? Bence neden geldiğini bırakayım da o anlatsın.
Ben artık birilerini anlamaktan yoruldum. Kendini ifade edemeyen, ne istediğini
bilmeyen, her defasında doğrulara birer çizik atıp hayatına devam eden
insanlardan bıktım. Ben de bir insandım ve bu ne istediğini bilmezlerle
uğraşarak hayatımı mahvedemezdim. Evet kararımı vermiştim. Sessizce olayın
akışını bekleyecektim…
Çok kısa bir süre daha gözlerinin içine baktıktan
sonra en sonunda Rüya konuşmayı tercih etmiş ve “Burada seni görmeyi
beklemiyordum?” demişti.
Rüya’nın bu söylediklerinden sonra içimden sadece
şaşkın bir bakış atmak ve “Öyle mi?” demek gelmişti. Öyle de yaptım. Hatta
söylediklerimin ardından sohbet biraz daha uzamış, en sonunda burada ne
aradığına kadar gelmişti. Rüya’nın anlattıklarına göre bir iş için buraya
gelmiş. Üniversite de birlikte edebiyat üzerine okusak da atanamadığı için bir
yayınevinde editörlük yapmaya başlamış ve bugün de İzmir de bir yazar ile
fotoğraf çekimi için İzmir’e gelmiş. Güzel bir hikaye ama neden İzmir? Neden bu
apartman?
Ben de edebiyat fakültesini bitirdikten sonra atanamamıştım
ve İstanbul da birkaç küçük iş de çalışmıştım. Ancak daha sonra Rüya’dan
kaynaklı olarak ağır bir düşüş yaşamış ve tekrardan eski halime dönmek için
İzmir’e gitmeye karar vermiştim. Şimdi buradayım. Ancak o da buradaydı. Hatta
birkaç hafta daha burada kalacağını söylüyordu. Hele bir de bunları söylerken
yüzünde oluşan o tebessüm yok mu? Ah kafayı yiyorum sanırım. Neden hala bu
kadar güzel gülmek zorunda ki? Belki de bu gülüşü bir tek bana bu kadar güzel
geliyordur. Kimin umurunda ki? Herkese bir şeyler güzel gelebilir. Bence bunu
bu kadar abartmasam iyi olacak. Sonuçta her bir santimini ezberlediğim o
tebessümü, artık eskisi kadar cezbetmiyordu beni. Evet belki hoşuma gidiyordu.
Tabi ki gidecekti. Uzun bir zaman sırf o tebessümü yakalayabilmek için
uğraşmıştım. Ben ne haldeydim bilmem ama o gülüş, o zamanlar bana bir ilaç gibi
geliyordu. Öyle ki aynı sınıfta olmamızın dışında bir de aynı çevreye sahiptik.
Ben onu her gün görmek zorundaydım… Bunu şimdi düşündüğümde nasıl dayandığımı
hala merak ediyorum. Gerçekten de çok zor zamanlar atlatmış, hatta karşısında
uzun bir zaman gurur nedir bilmeden yaşamışım. Üstelik bunu bütün benliğimi
ayaklar altına alarak yapmışım. Hatırlıyorum da ben gerçekten üniversitedeki
ben değilim. Çok değişmişim. Hala karşımda duruyorken, eski hüzünler dışında
bir şey gelmiyor aklıma ve bu beni iyice uzaklaştırıyor ondan.
Karşımda hala anlatıyor bir şeyler. Onu susturamıyorum
ama içeriye de davet etmek gelmiyor içimden. Biliyorum etmezsem de çok ayıp
olacak. Ama edersem… Edersem de bana yazık olacak. Şu an, şimdi hiç hazır
değilim ki onunla yüzleşmeye. Hatta sırf onu görmemek için kaçtım ben bu
yabancı şehre. Şimdi tanıdık bir yüz beni burada ne kadar yağmalayabilir hiçbir
fikrim yok. Korkuyor muyum? Belki de korkuyorumdur. Onunla bir yüzleşsem ve
yine yarı yol da kalsam ne berbat bir son olur benim için. Aynı zamanda çok da
berbat bir başlangıç olur ya.
Ben bunları düşünürken Rüya “Müsaitsen biraz oturalım
mı? İstersen bana geçelim.” dedi. Daha önce benimle konuşmak için istekli miydi
bu kadar? Hayır, bence değildi. Hatta hatırladığım kadarıyla benimle konuşmak
için çaba sarf etmezdi. Ben ederdim daha çok…
“Ee ne diyorsun? Var mı vaktin?” dedi yine Rüya.
Saat çok geç olmuştu ama yarın işim yoktu. Bir gün
daha İzmir de işsiz oturabilecek kadar param da vardı. Peki onunla yüzleşecek
bir cesaretim var mıydı? Sanırım yoktu…
“Şey… yarın biraz yoğun olacağım. İstersen…”
“Peki istiyorsan içeri de konuşalım.” dedi Rüya.
Lafımı dahi bitirmeme izin vermeden girdi içeriye. Bu kız neden bu kadar
aceleciydi ki? Bu huyunu hiç sevmiyordum.
Rüya içeriye girdikten sonra kapıyı kapatarak içeriye
girdim. Yanına vardığımda koltukların birine oturmuş, gözleriyle beni takip
ediyordu.
“Uzun zaman oldu he?” dedi Rüya.
“Pek uzun sayılmaz.”
“Üniversiteden sonra hiç görüştük mü biz?”
“Hayır. Ama ben seni gördüm. İstanbul’un bütün
semtlerini karış karış geziyordun.”
“Eh, işin olmayınca böyle oluyor. Bak şimdi
gezebiliyor muyum?” dedi Rüya ve yüzünde garip bir ifade ile bana bakmaya devam
etti.
“Anlaşılan gezemiyorsun ve şu an ki işten de pek
memnun değilsin.”
“Biraz öyle. Biraz değil. Peki sen ne yaptın
görüşmeyeli?” dedi Rüya.
Hakkımda ilk kez bir şey öğrenmek için can atıyordu.
Böyle bir soruyla üniversite zamanlarında hiç karşılaşmamıştım. Halbuki ben
öyle miydim? Karış karış bütün anılarını, bütün yanımda geçirdiği zamanları ve
bütün kişiliğini ezberlemiştim. Eh tabi şimdi o kadar da derinden
hatırlamıyorum bazı şeyleri. Unuttum… Yoksa bu Rüya’nın benliğimde iyice
değersizleştiğini mi gösteriyordu? Bu kız bir garipti. Ne istediğini gerçekten
de bilmiyordu. İstediği şey karşısında azimliydi. Ama bir toprak burcu olmasına
rağmen çok kararsızdı. Mesela üniversite de bir çocuğa karşı duygular
besliyordu. O zaman bana karşıdan izlemek düşüyordu tabi. Ama bıkmadan ve
usanmadan onları izledim. Merak ettim. Acaba bu kadar çok sevdiği çocuk onu
ciddi anlamda seviyor muydu? Belki de sadece onun mutluluğunu istiyordum. Belki
de üzülmeyi seviyordum. Kim bilir belki de edebiyatı da bu yüzden sevmişimdir. Sonuçta
edebiyat insanların anlatamadıklarını yazması değil midir? Mesela Cemal
Süreyya, yaşadığı aşkı, o uzaktan sevişini o kadar iyi kaleme almış ki,
okuduğun zaman çok başka şeyler hissediyorsun. Hatta Cemal Süreyya okuduğunda
onun yaşadığı o acıyı derinden hissediyorsun. Belki de yıllar önce üniversitede
iyi anlaştığım bir hocamın ağzından dökülen kelimeler gerçekten de doğruydu. “Edebiyatın
büyüsünü okuyarak anlayamazsın. Onu yaşamalısın” demişti hocam. Bence
kesinlikle haklıydı. Edebiyat büyülü bir şeydi. Ama bu büyü bu kadar kolay
çözülemiyordu. Mesela bir şair yazdığı bir kıta da sevdiğine hissettiklerini
öyle kelimelerle anlatır ki, sen okuduğunda bu mu yani dersin? Bu kadar mı
karışık yazar bir şair bu tür bir aşk şiirini dersin, ki demişliğimde var. Ama
daha sonra bir şiirin büyüsünü çözmeyi öğrendiğinde, görüyorsun ki şair öyle
anlatmış ki o aşkı, sen değil, bir başkası gelse yine anlamazmış, o kelimelerin
altında yatan gerçek aşkı. Sanırım bir tek kime yazıldıysa o anlar yazılanları.
Sonuçta ona yazılıyor, onu anlatıyor yazılanlar…
Her neyse… Şiir üzerine düşünmek, karşımda yüreğime
tanıdık birisi olduğunda her zamankinden daha zor oluyor. Bence bu gece
fazlasıyla yoruldum. Rüya’dan uzaklaşmalı ve bir an önce yatmalıyım. Yoksa bu
gece bir kabus daha görebilirdim…
“Ben mi? Ben mezun olduktan sonra birkaç ufak işte
çalıştım. Birkaç yeni insan gördüm ve İstanbul’dan sıkılıp, İzmir’e gelmeye
karar verdim.”
“Şimdi buradasın. Peki nasıl bir şehir bu İzmir.
Anlatılanlar kadar günahkar mı?”
Rüya’nın bu göndermesi sonucu yüzümde bir tebessüm
oluştu. “Sanmıyorum. Bu şehrin farklı bir aurası var. Yani insanları gerçekten
de çok cana yakın.”
“Öyle mi? Demek yeni birileriyle tanıştın. Kim bakalım
bunlar?”
“Kimseyle tanışmadım. Bugün geldim buraya.”
“Anladım yani hala benimsin!” dedi Rüya.
Rüya’nın bu söylemi karşısında tek kelime etmedim. Ne
demeye çalışıyordu bu şimdi?
“Şaka yapıyorum ya. Sakin ol.” dedi Rüya.
“Kötü bir şaka. Anlaşılan üniversitedeki kötü
şakalarından kurtulamamışsın.”
“Sen de şu her şeyi ciddiye alma huyundan
vazgeçememişsin.”
“Ben hala aynıyım. Değişen tek şey duygu ve
düşüncelerim. Huylarıma dokunmadım.”
“Hmm, anlaşıldığı üzere seninle çok işimiz var.” dedi
Rüya.
“Sen ne zaman döneceksin?”
“Aslında şu an için birkaç hafta daha buradayım.
Sonrası için kesin bir tarih veremiyorum.”
“Anladım. Şey yarın veya sonraki günlerde konuşup bir
kahve içsek iyi olur. Benim şimdi gerçekten yatmam gerekiyor. Baya yorucu bir
gündü.”
“Ne yani beni kovuyor musun?”
“Hayır sadece gitmen gerektiğini söylüyorum.”
“Sana söyleyeceklerimi duymadan gitmemi istiyorsun
öyle mi?”
“O vakit söyleyeceklerin bu kadar önemliyse söyle ve
yarın üzerine tekrar konuşalım. Olur mu?”
“Peki öyle olsun. Ama şunu söylemek isterim ki çok
değişmişsin. Önceden bu kadar kaba olduğunu bilmiyordum.”
“Değildim zaten. İnsanlar kabalığı bir özellik olarak
taşımazlar. Öğrenirler. Zaman onlara istediklerinden de fazlasını öğretir. Ben
de geçen zamanın esaretinde öğrendim bunları.”
Rüya söylediklerimden sonra pek bir şey demedi.
“Her neyse sen ne söyleyeceksin? Dinliyorum.” dedim ve
dikkatimi Rüya’ya verdim.
“Konuya nasıl giriş yaparım bilmiyorum. Ama ilk olarak
sana dürüst olmayı tercih edeceğim.”
“Harika. Dinliyorum.”
“Buraya gelirken İzmir de olduğunu biliyordum.
Arkadaşlarından öğrendim. Neden buraya geldiğini de az çok tahmin
edebiliyorum.”
“Bir dakika… Sen hangi konu hakkında konuşacaksın ve
bütün bunları neden bana söylüyorsun.”
“Tamam işte başlıyoruz. Sana dürüst olacağım… Buraya
biz hakkında konuşmak için geldim.”
“Biz hakkında?”
“Evet uzun bir süredir konuşmak istiyordum. Fakat bir
türlü fırsat bulamadım. Şimdi tam sırası.”
“Peki… Dinliyorum.”
“Uzun bir zaman geçti üzerinden. Yani üniversite de
tanışmamızın üzerinden baya bir süre geçti. İkimiz de tercihlerimizde yanlış
yaptık. En azından ben yaptım diyelim…”
Odadaki sessizlik kalbimi yerinden çıkarmaya yetecek
seviyedeydi. Rüya’nın söyleyeceklerini dinlemek, içimde duygularımı kontrol
edilemez bir noktaya götürmüştü. Bunları uzun zaman sonra, tam vazgeçmişken
dinlemenin hayal kırıklığını saklayarak Rüya’yı izledim. Rüya anlatmak istediğini
nasıl anlatacağı konusunda çok kararsız görünüyordu. Gergin bir yüz ifadesiyle
kelimeleri toparlamaya çalışıyordu.
“Devam edecek misin?”
“Aman ne oluyorsa olsun ya. Ben daha fazla içimde
tutmak istemiyorum.”
“İyi misin?”
“Değilim. Bak üniversite de çok toyduk. En azından ben
toydum. Seni birçok kez reddetmiş olabilirim. Kırmış olabilirim, hatta üzmüş de
olabilirim. Ama o zaman gerçekten de ne istediğimi bilmiyordum. Mutlu olmak…
Buydu sanırım kafamdaki felsefe. Ancak hiçbir şey doğru gitmedi. Hayatıma
aldığım birçok insan beni yarı yolda bırakıp gitti. Bu yalnız ilerlediğim yol
da fark ettim ki, kimse ama kimse senin beni sevdiğin kadar sevmedi. Evet
bunları şimdi söylüyor olmam pek bir şey ifade etmez. Ama içimde tutmak da
istemiyorum. Üzerinden onca zaman geçti. Belki yüreğin soğumuştur. Belki de
hayatında başka birisi vardır. Bilmiyorum ama şunu söylemek isterim ki, ben
senden bize bir şans vermeni istiyorum.”
Şu an bir rüyanın içerisinde miydim acaba? Gerçekten
de komik bir rüya olsa gerek ki, sevdiğim kadın karşıma geçip bana bir şans ver
diyordu. Yok yok bu bir rüyaydı. Cidden bir ihtimal var mıydı hala bize dair.
Yok canım! Bu tamamen sahte bir rüyaydı. Gerçek olması mümkün dahi değildi…
“Beni duydun değil mi?” dedi Rüya.
Odada devam eden sessizliğe ilk darbeyi Rüya vurmuştu.
Bu gerçekti… İnanamıyorum uzun yıllar boyu peşinden koştuğum kadın karşıma
geçip beni sevdiğini söylüyordu. Şakaydı dimi bu. Hayır baya baya gerçekti…
“Duydum. Ama söylediklerin karşısında ne diyeceğimi
bilmiyorum. Uzun zaman geçti ve biz değiştik. Bazı duyguları öldürdük.
Bazılarını kustuk, bazılarını da hala taşıyoruz yüreğimizde. Ama bu saatten
sonra bizden olur mu onu bilmiyorum.”
“Yani bir ihtimal var öyle mi? Bu sarf ettiğin
cümlelerden bunu mu anlamalıyım?”
“Bak Rüya, hayatıma giren ve ciddi anlamda beni
hırpalayan tek kadınsın. Bu ne demek biliyor musun? Bu ilk yaşadığım aşk
fırtınasında gemilerimi alabora eden tek kişi olduğunu göstermekte. Yani açık
konuşmak gerekirse ben fazlasıyla yoruldum. Bitkinim ve gerçekten de seninle
bir yolda yürümeyi kabul eder miyim bilmiyorum. Ne istediğini bilmiyorsun. Seni
seviyorum desen inanmak için kendimle cebelleşirim. Ben artık bize dair ne
varsa, mutsuz bir sonla bitecek bir hikayenin figüranları olarak görüyorum.
Bizden olmaz. Olsa da yıpranmak için çabalayacak gücüm yok. Önceden olsa ve şu
anı o zaman yaşasak sevinç gözyaşları dökerdim. Ama şimdi… Şimdi her şey çok
farklı. Bir kere ben bize olan inancımı kaybetmişim. Bir insan inancını
kaybettiğinde gerisi boştur. Gerisi istediğin kadar çabala gelmez. Üzgünüm ama
bizden olmaz. Ne sen bana iyi geliyorsun ne de ben sana iyi geliyorum. Bizim
hikayemiz mutsuz bir sona ait. Mutlu olmayı bekleme…”
O gece içimde ne varsa dökmüştüm. Rüya’nın planlı bir
şekilde yaptığı bu hareket sonrası gece uyuyamamış, ertesi gün bitkin halde
kendimi bir sahil kenarına atmıştım. Şimdi ne olacaktı? Sevdiğim kadını
reddetmiştim. Gerçi onu seviyor muydum? Bilmiyordum ki. Sanırım kendime
sorduğum ve cevabını unuttuğum tek soru buydu. Onu seviyor muydum? Belki de
yanlış soruyu soruyordum. Peki o beni seviyor muydu? Nereden bilecektim ki
bunu. Belki de çok yaralanmıştı ve beni bir ilaç gibi kullanıp atacaktı. Bunu
bilemiyordum. Ona olan inancım, sevdam, hasretim dinmiş miydi? Sanmıyorum… Ama
emin olduğum şey beni sevseydi bu kadar çabuk gitmezdi herhalde. Ben olsam
gitmezdim en azından. Ee, ama gittim. Onu unutmak için İzmir’e gelmemiş miydim?
O şehri terk etmemiş miydim? Onu seviyordum o zaman. Peki İzmir’e geldikten
sonra ne oldu? Geçmişimi de mi bırakıp geldim…
Hayır sanırım hala cevabı belliydi. Onu seviyordum.
Ama sorun şu ki o beni seviyor muydu? Ben kelimelere inanmam. Ancak bana
hissettirdiklerine bakarım. Ancak Rüya’nın gözlerine baktığımda bir şey
hissetmedim. Belki de hissettim ama yediremedim kendime. Yok beni sevse
hissederdim… Ya sevgisine inanmıyorsam? Belki yüreğim hissettiklerine de
inanmayı bırakmıştı. Ya da daha fazla peşinden koşacak bir bahane istemiyordu.
Bilemiyordum…
Off! Bu sevda işleri neden bu kadar yorucu olur ki?
Neden bu kadar insanı yıpratır. Altı üstü altmış yetmiş sene yaşayacağız, onu
da sevda esaretinde yaşıyoruz. Hayır henüz gencim ama yaşım genç, ruhum
yaşlanmış. Sebebi sevda. Ne olacak ki başka. Ne olabilir?
Sanırım burada oturduğum süre boyunca kendimi yiyip
bitirecektim. En iyisi eve gidip uyumaktı. Zaten insan bir tek uyuduğunda acı
hissetmez, kaygı hissetmez ya. Ben de gidip uyusam iyi olacaktım sanki. Ya
kalktığımda kafamda yine aynı sorular olursa… Eh o zaman bu dertten kurtuluş
nasıl olacaktı ki? Uyku işe yaramıyorsa, zaman mı yarayacaktı. Eh zamanı da
gördük. Dört koca sene. Üniversite de geçen dört koca senenin sonunda
unutamadım. Ayriyeten bir sene daha İstanbul sokaklarında hatırladım ya onu.
Zaman da işe yaramıyordu. Peki neydi bu derde derman olacak şey. Bir ilacı yok
muydu? Belki ölene kadar sürecekti. Sanmam. İnsanlar bu hayatı çok hızlı
yaşıyor. Elbet unutacaktım ama unuttuğumda bir parçamı da gömecektim kara
toprağa.
En iyisi gidip yatmaktı evet. Biraz uyusam iyi
gelecekti…
O gün Rüyasız geçen son uykuydu. O günden sonra Rüya İzmir’e taşınmış ve birlikte epey bir süre geçirmiştik. En sonunda inandırmıştı beni. İnanmıştım. Beni seviyordu. Belki sevgime aşık olmuştu, belki de Dünya da onlarca kötülüğün arasından bir iyilik parıltısı olarak karşısına çıkmam onun duygularını değiştirmişti. Belki de gerçekten de toydu o zamanlar. Ama her ne olduysa oldu. Artık evli ve iki çocuklu bir ailenin annesi o. Ben de onun bir parçası olan çocukların babasıyım. Bu Dünya da başka ne isterim ki Allahtan…
5 Temmuz 2021
Yorumlar
Yorum Gönder